Yorum - Sadık Yalsızuçanlar Onların gözü büyük sanatkârlık taydı...
Yirmialtı mayıs bindokuzyüzdörtte İstanbul da başlayıp, yirmibeş mayıs bindokuzyüzseksenüçte yine aynı büyülü şehirde son bulan bereketli yaşamının özeti belki de şu dizeleridir Necip Fazıl Kısakürek in: Ver cüceye onun olsun şairlik/Benim gözüm büyük sanatkârlıkta . Şairliği-şiiri küçümseyen, Hz. Mevlânâ nın, Yunus Emre nin, Niyazi Mısri nin, İmam-ı Rabbani nin izini süren bir büyük sanatkârın sözleridir bunlar. Necip Fazıl ın, edebiyatla, siyasetle, toplumsal ve ahlaki ideallerle, kavgalarla, tasavvuf irfanıyla, modernleşmeye ilişkin köktenci ve dışlayıcı soruşturmalarla, kumarla, bohemlikle, beni kimsecikler okşamaz madem/öp beni alnımdan sen öp seccadem de dile gelen nurani secdelerle geçen o zengin ve dolu dolu yaşamı bize onlarca kıymetli eser bıraktı. Üstad, surda açtığı gedik ten esen kahpe rüzgâr a karşı, bir yandan toplumun kalbindeki yangını söndürmek için uğraştı, diğer yandan, modern edebiyat tarihimizde eşi benzeri olmayan bir bireysel derinlik ve özerklik içinde yaşadı. Her gerçek şair gibi, onun da kalbinde bir bilge ve bir çocuk sürekli konuşup durdu. Onun en sevdiğim dizeleri arasında şunlar daima başı tutar: Al eline bir değnek/Tırman dağlara şöyle/Şehir farksız olsun tek/Mukavvadan bir köyle
Uzasan göğe ersen/Cücesin şehirde sen/Bir dev olmak istersen/Dağlarda şarkı söyle
Necip Fazıl, dağlarda şarkı söyleyen bir şehirliydi. Şehir bütün gerilim ve çelişkileriyle, şiirinde şiddetli bir muhasebe imkânına kavuşurken, bir yandan da, bağlandığı Arvasi hazretlerinin kalbinden kendi kalbine akan Muhammedi nur ile yıkanıyordu.
Üstad ın, modern şiirimize en büyük armağanı olan Çile sini sükuna erdiren ve onu manevi sekinetin kalbine çeken de bu nur idi. Bu sırların bir kısmını, Çöle İnen Nur da ve Tanrı Kulundan Dinlediklerim de ayrıca nakış nakış örecekti. Necip Fazıl, cüce şairlik le, büyük sanatkârlık arasındaki ayrımı erken yaşta fark etmişti ki, bize, Örümcek Ağı, Kaldırımlar gibi başyapıtları yine ömrünün ilkbaharında sundu. Her biri birer ölümsüz epope olan Sakarya Türküsü ve benzeri örneklerde açımlayacağı ruh değişiminin tohumlarını bu dönemde aramak gerekir. Böyledir, insan, ilk söylediği ile son söyleyeceğini haber verir. Necip Fazıl ın şiirsel yaşamını şair-sabık şair diye ayıranlara kısmen hak vermekle birlikte, bunun pek isabetli ve kullanışlı olmadığını düşünüyorum. Bu, bize, trajik dünya görüşünün musallat ettiği bir zihinsel yarılmadan ileri gelmektedir. Bizim, gelenekle bağlarımızın köktenci biçimde koptuğu bir zamanda, kendi ifadesiyle, ahir zaman da bu destansı ömre başladı ve o görkemli şiirleri yazdı Necip Fazıl.
Nazım Hizmet ise, materyalist bir şair olmasına rağmen, özellikle rubaileri ile, irfani gelenekle zaman zaman yolu kesişen ve Türkçeyi kusursuz biçimde kullanan, şiirinin müzikal yapısı sağlam bir şairdi. "Sevgilimin hayali dile geldi aynanın üzerinde/ O yok, ben varım dedi bana günün birinde/Vurdum, düştü parçalandı ayna, kayboldu hayal/Ve lakin çok şükür sevgilim duruyor yerli yerinde" Ayna inisiyatik bir imgedir. Bir bakıma varoluş aynanın sırrındadır. Sırrı dökülen ayna, ayna olmaktan çıkar. Cam, sırrı olmayınca ayna olmaz. Ayna mücella değilse gerçeği yansıtmaz. Bu yüzden bilgelerin üç temel niteliğinden biri, safiiyyun olmalarıdır. Sevgili ile hayalinin farklı algılanışı, bana itikad ın tüm yalınlığı içinde bile bir tür sınırlama oluşunu çağrıştırıyor. Akd, yani düğüm, ukde, düğümlemek, bağlamak, bir kayda bağlamak, tarif etmek, nitelemek... Algıladığımız şey ne olursa olsun, itikad ımızla, sınırlarımızla kayıtlıdır. Şeyler itikadımıza sığar ve oradaki görünümleri kadardırlar. Oysa sevgili gerçek nitelikleriyle hangi itikada, hangi sınırlara sığabilir ki! Tam da burada şu rubaiyi okuyabiliriz: Muşambanın üstüne resmini bir kerecik çizdim ama/Günde bin kere resmin çıktı bende tepemden tırnağıma/Fakat ne tuhaf şey hayalin ondan daha çok kalacak/Benden uzun ömürlüdür muşamba... Bu kez hayalin gerçekten daha uzun ömürlü , daha gerçek olduğu yönünde bir düşünceyle karşılaşıyoruz. Gündelik yaşamın içinden bir nesnenin, muşambanın üzerine çizilen bir resim tersim, kader tersimi, ilk soyutlama adımı birden binlerce çoğalarak, tepeden tırnağa kadar yayılıyor ve sirayet ediyor. Sevgilinin hululü. Şair, aşkın olana doğru yürümeyi hemen terk ederek muşambaya dönüyor, orada hayalin daha sürekli olacağını belirterek ömrünün kısalığına bir hüzün notu düşüyor. Öyle ya sevgi ölüm gibi güçlüdür. Ölüm deyince, rubailerden şu düşüyor dile: Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha/Güzelim dünya elveda,/Ve merhaba kainat...
Eğer şairin kainat ı, el-alem değilse, bu sıradan bir kelime tercihi ise veya yine müphem, belirsiz bir uzama gönderme yapıyorsa, denilebilir ki Nazım Hikmet, inançsızlığın inancı nda türünden genelgeçer bir nitelemeyi hak ediyor. Evet, dünya geçicidir, Pir Sultan ın nefesiyle, dünya durulmaz ... Hem bir köprüdür, oraya yerleşil e mez, hem de kaotiktir, iyilikle kötülük karışıktır ve asla durulmaz... Durulma ancak dünyanın da bağlı olduğu kayıtların tümüyle yok oluşundan sonra mümkündür. Dünyaya elveda demek kainata merhaba demektir, doğru, ama o kainat nasıl bir mekanettir? Rubailer arasında en lirik ve romantik olanı şudur : Öptü beni ve bunlar kainat gibi gerçek dudaklardır, dedi./Bu ıtır senin icadın değil, saçlarından uçan bahardır, dedi./İster gökyüzünde seyret ister gözlerimde/Körler onları görmese de yıldızlar vardır, dedi. Burası biraz daha dağ havası, bahar şenliği. Dudakların kainat gibi gerçek olması, ıtırın bir faninin icadı olmaması ve baharın saçlardan uçacak kadar kalbimize yakın durmasının gökteki yıldızlarla bir ilgisi olmalı. Gök ler , aşağı alemi olan arzı çevreler ve kuşatır. Gökle çevreliyiz, der Heidegger, evet arziyiz, geçiciyiz lakin göklerle çevriliyiz. Gözünü kapayan kendine gece yapar. Körler onları görmese de yıldızlar vardır, bunu biliriz. Yıldızlarda nebiler ve bilgeler oturur. Her seyyare veya yıldız, bir kamil insanın mekânıdır. Ve birer mazmundurlar. Ve nihayet maddeci olmayan, bir Mısri nefesini hatırlatan bir rubai: Bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece/Parıldamakta devam edecek ben basıp gidince de/Çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı/Ve bende bu aslın sureti çıktı sadece... Şairin rubailerindeki Mevlânâ ve Hafız etkisi en çok bu dörtlükte kendisini gösteriyor.
Evet varolanda aslın sureti çıkar. İnsan, sırrın özetidir. Allah, sırların sırrıdır, sırru l-esrar dır. Mutlak bilinemez olandır, tecellisi hangi gönüle nasıl yansırsa o kadarıyla bilinir. Bilmek eylemektir zira. Senin bildirdiğinden fazlasını bilemeyiz denmiştir. İnsan, varoluşun sırrı, kainatın meyvesidir. Meyveden kasıt da çekirdektir. Zira onunla iş başa döner.
Erginlik anlamına gelen Arapça, büluğ , meyve vermek manasınadır. Büluğa ermek yani belağa fiili örneğin ağaçlar için de kullanılır. Ağaç çiçeklenip meyveye durunca, ağaç erdi derler. Bu, onun meyvesinin yani çekirdeğinin açığa çıkmasıdır. Bu meyanda çocuk için de babanın sırrının açılması denmiştir. Çocuk, ebeveynin sırrıdır. İnsan, yani kâmil insan, kainatın hem özü-özeti hem mümessili hem maksadının nesnesidir. Bilinmek istemek sırrı insanla gerçekleşir. Varolanlar, nehrin yüzeyindeki kabarcıklar/yakamozlar gibi yanıp yanıp söner, gelir giderler lakin şairin dediği gibi sır parıldamaya devam etmektedir. Bu sır insan olmadan da vardı, yok olduktan sonra da sürecektir. Nazım Hikmet in özellikle rubaileri, lirik veya politik şiirlerinden hayli farklıdır. Ondaki gizemcilik ve irfani nitelikler/çağrışımlar daha çok rubaileri söz konusu edilerek okunabilir/tartışılabilir.
Kaynak : zaman
Sonraki Haber: Karar uçuk senaryolara dayandırılmış
Önceki Haber: Anayasa paketi olmazsa kurucu meclis talebiyle sandık formülü gündemde




