Milletine yabancı milliyetçilik 1
Diğer yandan; Ermeni, Rum, Yahudi gibi gayrimüslim gruplar da görmekteyiz. Şayet okullardaki resmî müfredatı hazırlayan sosyolog ve tarihçilerimiz de bu grupları görebilselerdi ? , Türk milletinin kültürü, tarihi, bugünü ve geleceği açısından o grupların konumunu da araştırırlardı. O araştırmalarla Müslüman grupların birbirleriyle hiçbir ayırım gözetmeden kız alıp verdikleri, iş, ibadethane ve bayramlarda beraber oldukları, bir savaş halinde de birlikte seve seve cepheye koştukları anlaşılırdı. Gayrimüslimlerin ise hayatın ticaret alanı haricinde bayram, düğün ve ibadetlerini her birinin kendine has kapalı cemaati içinde yaşadıkları fark edilirdi. Bu durumda nüfusun çoğunluğunu teşkil eden Müslüman kitleye millî devlet açısından "aslî unsur", yani Türk; gayrimüslim kitleye ise, "azınlık" denilecekti. Esasen Lozan Antlaşması sırasında savunup kabul ettirdiğimiz tez de bu olmuştur. Günümüzde Türkiye, uluslararası alanda "etnik gruplar" konusunda sıkıştırıldıkça kendisini Lozan Antlaşması yla savunmakta, ama okul müfredatında sadece Oğuzlardan ibaret bir millî yapıdan bahsetmektedir. Bu çelişkili durumun içte ve dışta önemli sıkıntılara yol açtığı meydandadır.
Konumuzun dışında olduğu için "azınlık" kavramının bizim kültürümüze yabancı olduğunu belirttikten sonra kısaca şu açıklamayı yapalım: İslam dininin bize kazandırdığı anlayışa göre, devletimizin içindeki gayrimüslimler, "ehl-i zimmet" olarak adlandırılır ve Müslümanlarla eşit haklara sahiptirler. Mal ve kanlarına bir zarar verilemez. Devletin fakirlere yaptığı yardımlarda da Müslim-gayrimüslim ayrımı yapılamaz. Abhaz, Boşnak, Çeçen, Çerkez, Kürt, Laz ve Pomak gibi gruplarımız ise gerçekten de azınlık değildirler, ama milletimizden de değillerse nedirler?
Şunu da kabullenmeliyiz ki, şayet Maslow un dediği gibi aidiyet/mensubiyet duygusu, insanî bir ihtiyaçsa ve şayet insanların kendilerini ifade etme yönlerinden biri de milliyetse, bu sosyal grupların da bu ihtiyaçlarını giderme hakları vardır. Bu itibarla etnik milliyetçilik temelli bölücülükleri sorguladığımız kadar, kendi millet anlayışımızı da sorgulamalıyız. Aslında konu milliyet olunca, 18. ve 19. yüzyıllarda Batı da doğmuş olan bütün tanımların Batılı milletler için de geçersiz olduğu görülmektedir. Nitekim Ernest Renan, Ernest Gellner, Eric J. Hobsbawm, Benedict Anderson gibi Batılı birçok düşünür, bu geçersizlikleri ifade etmiştir. Hele bütün milletler için genel-geçer bir tanım yapmak tamamen imkân dışı bulunmuştur.
Genel-geçer tanımın imkânsızlığı
Hugh Seton-Watson, milletler için genel-geçer bir tarif yapılamaz derken, Karl Popper daha ileri giderek bütün sosyo-politik alanlarda tarifler yapılamayacağını söyler. Genel-geçer tanımı imkânsız kılan başlıca sebepler; a her bir milletin kendine özel suigeneris oluşumu, b yapısal değişimin sürekliliği ve c aydınları da etkileyen paradigma farklılıklarıdır.
a Özel oluşumlar: Kabileler birleşimiyle Araplık, şehir site devletlerinin birleşiminden Yunanlılık, dinî hüviyetli Yahudilik, farklı kavimlerin kendi kimliğini unutarak yeni bir kimlik aldığı Fransızlık ve İngilizlik, farklı milletlerden insanların kökenlerini bilmelerine rağmen ortak bir kimlikle birleştiği İsviçrelilik ve Amerikalılık, farklı kavimlerden ayrı ayrı kastlar şeklinde yapılanan Hintlilik; milletlerin oluşum farklılıklarına verilebilecek örneklerdir. Bu özellikleriyle milletler, genellikle dar bir alanda ve yerleşik halde oluşmuşken; Türk milleti çok geniş bir alanda ve seferî halde oluşmuştur. Durum böyleyken, Türk milleti izahının göçlerden önceki Orta Asya için kurgulanmış sabit bir yapıya oturtulması anlaşılır gibi değildir.
b Sürekli değişim: Efesli Herakleitos, her şey akar, sözüyle değişimin tabiatta esas olduğunu, hiçbir şeyin sabit kalmadığını anlatan ilk filozof olmuştur. Hz. Mevlânâ da ünlü, "Bugün yepyeni bir gündür, yepyeni şeyler söylemek lazım." mısralarıyla değişime işaret etmiştir. İbni Haldun da toplumsal değişmeyi, Allah ın kulları arasında sürüp gelen bir yasası, diye tanımlamış ve bu değişimi görmemeyi ise "derinde ve gizli bir hastalık" diye nitelendirmiştir. Günümüzün sosyolojisi de sürekli değişme halinde olmayı cemiyetin özelliklerinden sayar. Türk milleti, Tarihsel Varlık-Alanı nın maddî ve manevî sahalarında çok geniş açılımlar yapmış, aşırı etkileşimlerle, sosyo-kültürel değişikliği azamî derecede yaşamıştır.
c Paradigma farklılıkları: Dinî inanç, ideolojiler, gelenekler gibi, insanı etkileyen değerler dizisine "paradigma" adı verilmektedir. Bu paradigmal etkenler toplumlara göre değişiklik göstermektedir. Bilim adamları için de bu etki söz konusu olduğu için bilimsel izahlarda da köklü değişiklikler yaşanmaktadır. Bu değişiklikler, çoğu zaman önceki bilimsel görüşü yanlışa sevk etme şeklindedir. Bu yüzden Karl Popper, yanlışlanmayı bilimin özelliklerinden sayar. Türk aydınları, kendi sosyal muhitlerindeki paradigmadan değil, Batı nınkinden etkilenmişlerdir. "Batılı değerler" bir paradigma olarak aydınlarımızı kuşatmıştır. Bu durum, bizdeki siyaset ve sosyal bilimlerin topluma uygunluğu açısından önemli bir sorun olmuştur.
Avrupa nın Aydınlanma Çağı ndan sonra, tamamen onlara ait olan feodalite ve teokrasi çökertilmişti. Bundan sonra kimlik izahlarını, kilise ve derebeyine tabiiyet yerine, milliyetle ifade etmeye çalıştılar. Bu dönemin en önemli sorusu ise "Millet nedir?" şeklinde ortaya atılmıştı. Çoklarınca sanıldığının aksine bu soru, hâlâ bir cevap bulmuş değildir. O dönemde ön plana çıkan yeni paradigmadaki ethnos, pozitivizm ve materyalizm ölçekleri, bu sorunun cevapsız kalmasının en büyük etkenleri olmuştur. Birincisi etnisiteye, ikincisi dinî inançları redde, üçüncüsü ise mutlak bir maddeciliğe kilitlenen bu ölçeklerin, insanın bütün şahsî ve sosyal alanlarının izahında kullanılması tamamen yetersiz kalmıştır. Yeni doğan sosyoloji, psikoloji, dilbilim gibi disiplinler bile, bu anlayışla biyoloji ve fizik gibi fen bilimlerine benzetilerek sistemlendirilmiştir. Buna paralel olarak millet oluşumları da, "ilk-saf" bir başlangıçtan hareketle biyolojik üremeye dayandırılmıştır. Burada Batı felsefesinin ilk dönemlerindeki "arkhe" zaten var olan kavramının da bir paradigmal etken olarak tesiri görülmektedir. O yaklaşımlarla milletler, primordiyalist evveliyatçı ve üremeci bir anlayışla izah edilmektedir. Bu yaklaşımla görünüşte dil veya kültür temel alınmış olsa bile neticede soya dayandırılan ırkçı bir izah yapılmaktadır. Oysaki milletler, genellikle enstrumentalist yardımlaşmacı birleşmelerle oluşmuşlardır. Bugün Batı da da birçok düşünür, etnik temelli izahların yanlışlığını söylemektedir.
Bütün dünyadaki toplumları dağıtan, karıştıran, yeniden yapılandıran, asırlarca süren ve kalıcı olan büyük kitlesel göçler, köken birliğine bağlı ırkçı görüşü zaten geçersiz kılmaktadır. Üstelik bütün milletler için olduğu gibi, Oğuzlar dâhil, "Türk boyları" diye sayılan bütün gruplar için de çok değişik köken iddiaları ileri sürülmektedir. Aslında, kültür temelli benzerlikler, milletleşmede en önemli etkendir. Bu benzerlikler, sosyal grupların soyca da tabiî olarak birleşmelerini entegrasyon sağlamıştır. Farklılıklar üzerine yapılan sözde bilimsel tanımlamalar ise bitmek tükenmek bilmeyen sunî ayrışmalara dezentegrasyon yol açmaktadır. Immanuel Wallerstein ın, millet her gün kendisini yeniden tanımlamakta mıdır, diye sormasının sebebi bu ayrışmalardır. Aslında her gün yeniden tanımlamanın sebebi, yapılan tanımların sosyal realiteye uymayacak kadar kusurlu olmasındandır. Türk bilim camiası içinde değişik açılardan da olsa sosyoloji ve tarih bilimlerimizin kusurlarını dile getiren birkaç cesur şahıs olmuştur. Bunlara örnek olarak; Z. Fahri Fındıkoğlu, Beğlü Eke, Niyazi Berkes ve İlber Ortaylı yı gösterebiliriz. Fındıkoğlu da Eke de, sosyologların, bütüncü bir teori kurarak köy köy dolaşıp sosyal yapımızı incelemediğinden dert yanmıştır. Niyazi Berkes, Türkoloji yi Rus-İngiliz emperyalizmi rekabetlerinin dürttüğü "kavimcilik fikir planından yukarı çıkamamış "tarihimsi etnologluk" şeklinde "sözde bir bilim" olarak tanımlamış ve bu bilimin Türkleri Orta Asya ya bir nomad ırk olarak hapsetmesinden yakınmıştır. İlber Ortaylı, hem sosyologlarımızın hem de tarihçilerimizin 18. yüzyılın Batılılarına ait normlara bağlı kalarak çalıştıklarını söylemiştir. Bilim camiamızdan gelen bu şikâyetler, bize önemli bir kavramı hatırlatmaktadır: Oryantalizm.
En başarılı eleştirisi Edward Said tarafından yapılan oryantalizm , Batılıların Doğu yu yorumlamalarına verilen addır. Doğulular da bu yorumları aynen kabullenmişlerdir. Etienne Copeaux bu hususun bizimle ilgili yönü için, "Türk tarih yazımı ve dilbilimi, Batı oryantalizminin çocuklarıdır; onun birer ürünüdürler." demiştir.
Gerçekten de genel anlamda milleti tanımlamakla kalmayan Batılılar, Türk milletinin çerçevesini de çizmişlerdi. Bu çerçeve, Danimarkalı dilbilimci Wilhelm Thomsen in 1893 yılında Orhun anıtlarını okumasıyla tespit edilmişti. Arminius Vambery, G. N. Potanin, Gyula Németh, J. R. Apselin, Julius Klaproth, M. A. Castréen, N. İ. İlminskiy, N. M. Yadrintsev, N. Y. Biçurin, P. S. Palas, Sandor Csoma, V. İ. Verbitskiy, Vilhelm Thomsen, Wilhelm Barthold, Wilhelm Radlof, vb. yazarlar Türk milleti tanımlamasını yapmışlardır.
Türkçülüğü başlatanlardan Abdülkadir İnan, Abdullah Battal Taymas, Ahmet Ağaoğlu, Ahmet Caferoğlu, İsmail Gaspıralı, Reşit Rahmeti Arat, Sadri Maksudi Arsal, Yahya Kemal Beyatlı, Yusuf Akçura, Zeki Velidî Togan ve Ziya Gökalp gibi düşünürlerin beslendiği ilmî ? kaynak, işte bu Batılılardı. Nitekim Yahya Kemal Beyatlı, milliyetçilik konusunda kendisi ve Yusuf Akçura nın, Paris Siyasal Bilimler Okulu nun hocalarından Albert Sorel den etkilendiklerini ifade etmiştir. Beyatlı, daha sonra bu etkiden kurtulup Türkiye gerçeklerine dönebilmiştir. Yusuf Akçura ve Sadri Maksudi Arsal, Joseph Halévy den de Türklük hakkında ders almışlardır.
Buradan çıkan sonuç şudur: Türk milleti, kendisi tarafından tanımlanmış self-defined olmayıp, yabancı normlarla ve başkası tarafından tanımlanmış other-defined bulunmaktadır. Bu şekilde yabancılardan öğrenerek Türkçülüğü kuranlar, aslında samimi milliyetperver olmalarına rağmen; sırf "Batılı bilim" saplantısından dolayı, toplumumuza yabancı açıklamalar yapmakla kalmamış, kendileriyle de çelişkiye düşmüşlerdir. Bu çelişkilere en çok da resmî Türk tezinin kurucusu olan Ziya Gökalp te rastlanır. Gökalp, Türk milletini bazen ırkla, bazen "hars"la, bazen dille, bazen de mezheple tanımlar. Tamamen İslamiyet öncesine ve Orta Asya ya bağlı izahlar yapan Gökalp, başta Osmanlı olmak üzere İslamî dönemdeki sosyal ve kültürel katılımları Türklükten dışlar.
Kaynak : zaman
Sonraki Haber: Çiftçi davasında Ergenekon savcısından bilgi istenecek
Önceki Haber: Ankara dan Kafkas İttifakı teklifi




